17 Ocak 2016 Pazar

Kurtlar Vadisi Vizyonda


Günlerden kış; rüzgar sinmiş uzak köşeye, bir puslu hava sarmış etrafı. Uzağı görmekten aciz gözlerimiz sadece yakınları seçiyor, o da pek net değil. Seçebildiğimiz yüzler mutsuz ve renksiz, hava titretmenin ötesine geçmiş, kalplerimizi katılaştıracak kadar soğuk. Kurdun havası...

Ben seyretmedim, seyretmiyorum Kurtlar Vadisini ya da benzeri dizileri, ne şimdi ne bir başka zaman. Kurtlar sokakta zaten ve yaşadığımız şehirde apaçık bir vadi. Kanlı, canlı herşey gözümüzün önünde olup bitiyor. Ne ararsanız, entrikalar, cinayetler, patlayan bombalar, sıkılan kurşunlar. Ama beni bitiren ne biliyor musunuz? O uzun bakışmalar, işte onlar bitiriyor beni. Dakikalar geçiyor seyrediyoruz ve seyrediyoruz o “çok şey anlatan!” bakışmaları.

Aklıma Cem Karaca geliyor,  "Kır kalemi kes cezamı yaşamayı neyleyim / Namus belasına kardaş, verdiğimiz can bizim" diye bağırıyor kulaklarımda. Çocukluğumun radyo programlarından bilirim şarkıyı, "At bizim avrat bizim silah bizim şan bizim / Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim"Yalan yok güzel gelirdi kulağıma bu sözler. Bu sözlerin bir sıkıntı ifadesi, belki de bir nevi isyan olacağı hiç gelmemişti çocuk aklıma. 

İşi siyasete, dine dökmeyin, onlar/biz tartışması yapmayalım akşam akşam. Toplumsal konulardan bahsederken siyaset yapmadan, dinden sözetmeden, onlar ve en akıllı bizler olmadan bir yere varmak mümkün değil elbet... Yine de konumuz siyaset ya da din değil bu gece. Olabildiğince tabi!!!

Bahsetmek istediğim kaybolup giden değerler, hani şu altını boşaltıklarımız. Hepsini bildiğimiz, ama altını – üstünü, içini – dışını boşaltığımız, karnımızı doyurmayan değerler. Burada saymama gerek yok, biliyoruz bizi insan yapan, bir arada huzur içinde yaşamamızı sağlayacak değerlerin neler olduğunu.

Şöyle bir bakacak olsak manzaraya, Kurtlar Vadisine kaptırıp gitmiş memleketimde toplumları gelişmiş sınıfına sokan değerlere uzak düştüğümüzü görmemek mümkün değil. Gelin bir başka taraftan, karın doyuran perspektiften bakalım duruma. Yakın tarihinde paranın böylesine hızlı el değiştirdiği az sayıda ülke vardır. Nedenleri, doğruları, yanlışları bırakalım şimdilik bir kenara, sonuçlara bakalım kestirmeden. Osmanlı’nın son yıllarında Ermenilerin, arkada II.Dunya savaşı devam ederken genç Cumhuriyetimizde Musevilerin, on yıldan az bir zaman sonra Rum vatandaşlarımızın başına gelenler çok kısa özetlenirse paranın el değiştirmesiyle sonuçlanmış, yeni bir orta sınıf ortaya çıkmıştır.

Askere gönderdiği erkeklerinin çoğunu Balkanlar’da,  Sarıkamış’ta, Çanakkale’de, Şark’ta, ardından Kurtuluş Savaşında kaybetmiş, hanedanı bir kısım avanesiyle birlikte sürgüne göndermiş genç cumhuriyetin el değiştiren zenginliği toplumun hangi kesimine teslim ettiğini düşünmeyi sizlere bırakıyorum. Küçük ipucu vermek gerekirse Varlık Vergisi’nin uygulandığı yıllarda basının sıklıkla - sanki el değiştiren işletmelerin eski sahipleri Türk vatandaşı değilmiş gibi - önemli işletmelerin millileştirilmesinden duyduğu memnuniyeti açıkladığını söylemekle yetinelim.

Bu gün geldiğimiz noktada benzer bir süreci yaşıyoruz. Geçmiş zaman muktedirlerinin devir aldıkları zenginliği büyütmekten ziyade keyfini sürme konusunda daha başarılı olduklarını yaşadıklarımız gösteriyor. Bir türlü yeterince büyümeyen pastadan pay almak konusunda uzun süre bekleyen ve bu bekleyiş sırasında – haklı ya da haksız – hor görüldüğüne inanan geniş kitlenin güç kazandığı bir döneme girdik. Zamanında yeterince büyütülmemiş pastanın daha yaygın kitle tarafından paylaşılması ise belli ki kimselere yeterli gelmiyor. Güçlenen taraf pastadan daha çok, daha da çok pay istiyor. Para yine el değiştiriyor. Aynı pastanın dilimleri farklı sofraları süslemeye başlıyor.

Yukarıda sofra derken bahsettiğimiz elbette pasta dilmlerinin altında kalan sofra, yani yiyemediğimiz, karnımızı doyurmayan sofra... Karnımızı doyurmayan bu sofra gücü yetse doyuracak ruhumuzu. Ne varki her el değiştirdiğinde para, sil baştan kuruluyor. Yeni eller içinden geldikleri örselenmiş, ötekileştirilmiş kültürleriyle baştan yorumluyor, öncekilerin henüz biriktirmeye başladıklarını. Sofra yani işin karın doyurmayan kısmı, yeniden şekilleniyor. Gözlerimizin önüne kurulan sofra başkalaşıyor, yabancılaşıyoruz kendi soframıza. Daha fenası tüm toplum yabancılaşıyor değerlerine. Bu yeni yorumu beğenmeyenler her kesimden. Bir hırka, bir lokma yeter diyenler bir yanda, diğer taraftan duymamak mümkün değil – her gün biraz daha zayıflasa da – eski sofraların kerametini anlatanların seslerini.


Öyle ya da böyle kuruluyor sofralar bu vadide. Yeni muktedirler, adı üstünde yeniler. Ne yazık kısaca bi haberler şehr-i şahanenin kendinden menkul menkıbelerinden. Fonda hala türküsünü söylüyor Cem Karaca; "At bizim avrat bizim silah bizim şan bizim / Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim"