30 Mart 2010 Salı


Doğanın yasaları suları çektiğinde boynu bükülür kimsesiz sandalların, geleni gideni biter derin kuyuların. Yasa doğaldır ve sorulmaz hikmeti doğal olanın.

Beklentiler şekil verdiğinde yasalara doğanın yerine, barajlar ve yargıçlar, yetkili sorumsuzlara yeni yetkiler ve daha niceleri girer bir sepete, dokunulmazlar kalır yerli yerinde.

27 Mart 2010 Cumartesi


Göstergeler diyor radyodaki yorumcu, kötüye gidiyor.
Dizilmiş yan yana ibreler, rakamlar altlarında şalterler, düğmeler.
Kullanmaya ehil adam, doğrusunu tesbite şakül lazım.

22 Mart 2010 Pazartesi



Tanıdık kalıplar tekrarlanıyor sürekli.
Bazen bir tabela, kimi zaman bir renk ya da leke netsizleştiriyor çevresinde var olanı.
Kim bilir? Belki de istediklerimiz zaten bildiklerimiz.

17 Mart 2010 Çarşamba



Sınırları görüş alanımızın dışına taşan platolar sesini kaybeder bazen bizi saran kalabalıkla.
Çoğunluk düzenlemeye kalktığında yaşamı, içinde özgürlüğü bulmayı umduğumuz çerçevesiz coğrafyalar yalnızlığı sunar bize.
Çoğunluk mudur bizi saran?
Ya değilse?

Yorum yok!

15 Mart 2010 Pazartesi


Umurunda değil ne kamyon, nede yükü. Belki bir top, belki bir çift krampon, iki taşla belirlenmiş kaleler silecek o yanaklarda biriken damlaları...
Büyükler akan yaştan habersiz, binmiş bir alamete, gidiyor kıyamete!

14 Mart 2010 Pazar



Tasarladık, yaptık. Pek beğendik, yine yaptık, hepsini rafa dizdik.
Elçimizi çektik, fırça çektik. Parladı yaptıklarımız, daha çok beğendik.
Tasarım güzel, ürün mükemmel, raflar dolu, cepler boş. Bekliyoruz...

13 Mart 2010 Cumartesi



Herşeye rağmen bazıları karanlığı yırtmaya çalışıyor inançla. Beyaz, mavi, kırmızı ve diğer renkleri aynı amaçla, herşeyi yutan siyaha yöneltiyorlar. Kolayca tanırsınız onları, bir örnek giyinir, aynı dili konuşurlar...



İfadeleri birbirine benzer, aydınlıktır onları güzelleştiren, neşe getiren.

Onlar aydınlığın peşindeyken bazılarının ışığı eve giden ekmek kadar olur. Ekmeğin peşine takılmalarıdır renk arayışı. Ama rengimizdir onlarda, vazgeçemeyiz.

Işık tutanları izleyen kalabalık ekmek peşinde koşanlara, eve giden her dilim yeni arayışlara umut olur.

Karanlığın arkası bir an için bile görülse ok yaydan çıkar, giz yerini umuda bırakır...


Arayış bir kez daha başlar. Işığı arayanlar için yeniden doğumdur bu.

11 Mart 2010 Perşembe



mışız, mişiz, mışız en iyisini biz bilirmişiz, Mali disiplini sürdürebilir, yangınları söndürebilirmişiz. Yaraları sarıp, en iyi çözümleri üretip insanları mutlu edebilirmişiz.

Ne diyelim? İnşallah!

10 Mart 2010 Çarşamba



Çamurla birlikte iniyor damlalar. Bahçedeki masamızı, park yerindeki arabamı kahverengiye boyuyor saf sudan oluşmasını umduğum yağmur.

Sabah işe giderken gördüğüm turkuaz renkli, serin boğaz sularının üzerinde havayı turuncuya boyuyor Afrika'dan gelen toz bulutu.

Daha dün iş yerinde odamın camından dışarı baktığımda görebildiğim uzaklar artık çok uzaklarda olmalı, göremiyorum bu gün. Güneş ışıklarına hasretimiz büyüyor. Berrak gökyüzünün ve ışığın sağladığı açık görüşün gerçekliğine ulaşmalıyım oysa.

8 Mart 2010 Pazartesi



Henüz kayıpların acı tadı damağımızda. Ama ne çok acı tat kalmış damağımızda bizim. Hangi acının nerden geldiğini unutacak kadar çok tat takılmış, unutmuşuz artık acılardan sakınmayı.
Bir kez daha gürültüyle sallanan yarımadamız yeni acılar yarattı üç günlüğüne. Üç günlüğüne lafın gelişi, hafızamız kadar demek daha doğru belki.
Elazığ'da yaraları sarmaya çalışıyoruz diyor büyüklerimiz. Üç günde sarılır endişe etmeyin. Sonra unutulur acılar. En iyi ilaç yeni acılar; onlarda eksik olmaz belleğimiz bu kadar sınırlıyken...
(Not: Fotoğraf deprem bölgesine yakın bir ilde daha eski tarihlerde çekilmiştir.)

7 Mart 2010 Pazar

İmparatorluktan günümüze...









İstanbul akıyor bir yerlere. Kalabalıklar sürekli bir devinim içinde, gittikleri yön belirsiz, belki de korkutucu. Bildik yerler değişiyor insanlarla, insanların taşıdıkları simgelerle. Değişen bazen yeni ihtiyaçlarla yetişen genç nesiller, bazen bildik özlemlerin yeniden dışa vurumu; bazen yok varsayılan geçmişin apansız ortaya çıkışı...















İstanbul'u dinlemiş şair, gözleri kapalı. Belki bu gün bu yöntem daha geçerli... Gözler kapalı, dinlemek. Görmek katlanması zor gerçeklerden kaçışı engelliyor.
Oysa sadece dinlemenin verdiği huzur rahatlatıyor insanı.
Gözlerimin kapalı olması izin veriyor kendi yorumlarımı yapmama, kendi gerçeğimi yaşamama.