Sayfalar

7 Ağustos 2025 Perşembe

Kerata

 


kırıldı bugün kerata

sapı kaldı yerinde 

eskiden bir iz gibi

kaldırıp attım 

alacağım yenisini

ne iz kalır ne boşluk

yenisi mavi olacak

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Dinmese Ne Yazar



çay bardağında değilse de 

bir küçük koyda koptu fırtına

gözümün evimin önünde 

kim niye başlattı iyi biliyorum 

su kaldırmaz denen bu sığlıkta

ne çok su kaldıran bu fırtınayı

bekliyorum dinmesini

                  sessiz, üzgün ve sabırlı

dövmez dalgalar asla

bu kıyıyı dedikleri eski sahilde

uzatınca dilimi dudaklarımda

                      denizin tuzu bu kez tatsız

gürlüyor öfkeyle intikam alır gibi o hava

bilmez anlamazmış gibi 

kaçıran beni bu koya o arsız gürlemeler

şüpheye düştüm kalır mı bu hava 

uyanır mıyım bir güneşli sabaha

                       bu koyda

akacak tuzlar yıkanacak dudaklar

bir tatlı suda 

dinecek bu utanmaz rüzgarlar

 

dinmese ne yazar

elbet bulunur bir güneşli sakin sahil

dinlenir yorgun gönlüm huzur içinde

 

İstanbul, Temmuz 2025

7 Şubat 2025 Cuma

Başka Hayat

 


artık başka bir hayatta yaşıyorsun

oysa deli kanımız birlikte aktı nice zaman

aklımda kaldı aslında değişen ritmi kalbimin

          macera sanıp ta 

yel değirmenini kılığına girmiş ejderhalara 

           her saldırdığımızda

 

lakin ne çok su aktı altından 

her gün geçtiğimiz o eski köprünün

kabir ziyaretlerine başladık 

yakışıklı kadim dostların

 

o dostlar ki birlikte keşfettik

ilk sarhoşluğun 

                 ilk kez dokunulan 

kadın teninin hazzını

bu gün kimi toprak altında

kimi hayli uzak

orda ya da şurda

bazen ırak şehirlerde

diyeceksin ki kısaldı mesafeler 

kimin umurunda kilometreler

bu denli yakınken bitler ve baytlarla 

 

köprü belki aynı 

ancak değişmiş suyun o dere yeşili rengi

           akmıyor artık

coşkulu  gürül gürül

            eskisi gibi

hüzün yenmiş bitmez sandığın

gençlik heyecanını 

 

ozanın dediği gibi ince uzun bir yol hayat 

yol uzadıkça değişti hava 

                    süslendi 

bambaşka ağaçlarla patikanın iki yanı

her sapakta bir başkası saptı öbür yöne

öteki köşede bir diğeri katıldı bu yürüyüşe

kimi oturdu gördüğü bir banka 

               dinleniyor halen aynı yerde

lakin biri var ki 

              yürüyor yanımda yorulmadan hiç

üstelik belki dünden dinç

 

ne çok insan gitmiş ne çok insan gelmiş yol boyu

gidenler arasında sen hiç unutulmayan

              bir başka hayatta yaşayan

keder değil bu dostum sıkıntı hiç değil

sen bir başka bir yaşamda ben bir başka

ben mutlu seni bilmem 

unuttum çoktan gençlik düşlerimi

olsun çok seviyorum geç yaş hayallerimi

 

Zekeriyaköy - İstanbul Şubat 2025 

22 Ocak 2025 Çarşamba

Yaşar

 

doğarken ölmüştü yaşar
sonra tekrar
   rakı sofrasında öldü bir kere
 sahte rakının kralından

üzülmeyin hemen
mutluydu dostlarıya rakısını içerken 
tabi farkında olmadığından 
ciğerlerine dolan karbon monoksittin

herkes ölür
bazıları çok kez ölür
çok öldü yaşar
Hepsi görünmez kazadan

bazıları sahiden
çoğu anılmadığından adı
       bildiğiniz ortamlarda

sayamadık kaç kere öldü
       yine de
ölmelere doyamadı
ölmesin diye götürdükleri hastane çöktü

rayların üstünde öldü bir keresinde
Asfaltlara yayıldı kanları 
        onlarca seferinde

Gökten düştü bir kez
Dedik mesaj geldi yukardan
Çabuk düştü sohbeti ortamlardan

Hani derler ya ne şehittir...



7 Aralık 2024 Cumartesi

Maraza

 


Maraza

 

altı üstü bir beden

    üstelik 

                 pek sıradan

hasret kalıpta 

                  bir ömür

kapattıysan ruhunu 

        çıktığında 

bir başkasına açılan kafese

 

bir başka hapishanede 

                  bulursun mutlaka

mükemmel sandığını

                   hiç düşünmeden

o kusursuzun da bir başka bedende

                   hapis olduğunu

 

 

ve unuttuysan neyi neyin

            içinde bulduğunu

    bilinmeyene

yüklediğin onca anlamı

           verdiğin nice payeyi…

bir maraza çıkartırsın

           o hiç aksırmaz dediğin

hapşırınca senden habersiz

 

oysa belki kolay

            çok kolaydı sadece

kabul edebilmek 


28 Ağustos 2024 Çarşamba

Yorgun


 tek damla yaş gelmedi gözümden

o malum mektuptan bu yana

sanmam ki görmüş olsun en yakın dostlar

gözüme yansıyan bir keder matlığı

eksilmedi esprilerim

             çekilmedim 

ne bir kuytuya ne bir köşeye

öyle soran bile olmadı derdim ne

varmadı kimse farkına yüreğimdeki acının


oysa unutmadım 

ne içindeki mutluluğu ne rengini gözlerinin

            bir koca gece

bakarken gözlerine dosdoğru gördüğüm

isterdim tutmayı elini şu an yine

             bırakmamacasına 


lakin yorgunum kaptan, bekleme beni

çok yorgunum şairin dediği gibi

hiç biri bana ait olmayan

belki aklımdan geçemeyecek denli ürkek

bir kamyon kaygı ve endişen hırpaladı beni


şimdi yorgun

belki korunmuş bunaltan tartışmalardan

            konuşmalardan

      lakin uzak aşktan 

aklımdasın günde yüz kere 


Zekeriyaköy Ağustos 2024

13 Temmuz 2024 Cumartesi

Paylaşmalı


paylaşmalı insan korkuları
         saçtıkça onları 
                    azaldığından değil
paylaşmalı insan korkuları
        sadece açmak için 
                    kalbini en sevdiğine de değil
ama paylaşmalı insan korkuları
         belki de sadece tanımak için
            kalbinde gerçekten yeri olanı 

Temmuz 2024
İstanbul

31 Mayıs 2024 Cuma

Çıkmaz


hayalimde bir serap

varsın olmasın içinde

yeni denizler

                      yeni kıyılar  

şimdi bu eski bilindik sahil

bir tatlı huzur vaat etse


serap bu adı üstünde 

yaklaştıkça kaybolan

sonu bir çıkmazda 

                       dahi bitmeyen


Mayıs 2024

İstanbul 

10 Kasım 2023 Cuma

Ayna

sorsalar şimdi bana
devirmişken altmışı
ne olmak isterdin
büyüyünce diye
ayna derdim düşünmeden
göstermek için
taşa taş olduğunu
olmasa da gözleri

Güne Ait Düşünceler


tarlalarda karga kovalamaktan

cephede düşman

barışta cehalet kovalamaya varan 

bir kısa kocaman yaşam

birinden diğerine koştuğu cepheler

aldığı ve verdiği emirler

fakru zaruret içinde kazandığı onca zafer

elbette getirecekti şan ve şeref

 

yapmasa da bunları

bu zeka yaşatacaktı pekala

o naçiz vücudu gönlünce

şartlardan ari

 

gelmeyince şan ve şeref neye yarar ki

uğruna yaşanmış bir ideale ulaşmanın

damakta bıraktığı zafer tadına varmadıkça

en büyük başarı ne bize bıraktıkları

ne cumhuriyet ne demokrasi

ulvi ve çok ama çok değerli

hedef odaklı yaşanmış 

koskoca bir ömür ki

paha biçilmez her saniyesi 


 

Ahmet Ertan

Zekeriyaköy 10 Kasım 2023

8 Temmuz 2022 Cuma

Sönen Fener


bir fener daha söndü bugün

aranacak ta uzaklardan görünen ışığı çok

esen rüzgarlarda, heybetle dalgalanan denizde 

tehdit olduğundan değil kayalar yada bir batık

çaresiz tayfalara bir umut ışığı gerektiğinden

yada tehlikeli bir sığlığı anlattığından da değil be yavrum

 

bilir misin tuzlu suyun sadece altından değil

çevrenden ve hatta dudaklarından seni çevrelediği 

o uzun günlerden sonra ne arar insan 

 

bir sıcak yatak belki şöminede bir ateş

yeter mi bir evin ıssız ve sıcak konforu

gönül arar bir koca el ki sıvazlasın sırtını

bir kucak ki açılsın eşi olmaz bir sevgiyle 

 

bir fener daha söndü bu gece

o ıssız denizde kim bilir kaç gemi

kim bilir hangi kaptanlar

süvariler, çarkçı başılar ve tabi tayfalar 

bir hedef bir sığınak daha kaybetti

çaresi yok fener gibi parlamak gerek


 

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Puştun Teki ve Ziller


puştun teki vurdu birine
kolu pek yaman
o gitti çaktı bir diğerine
Sonra bir diğeri
bir diğeri...

bir gürültü patırtı
ziller girdi birbirine
yansıdı muktedirin kulağına
duvarlara çarpa çarpa
zillerin ve çanların sesi

muktedir gittiyse de başka diyara
tahtı kaldı yadigar boş saraya
lakin yoruldu ziller, sustu çanlar
yeniden bir puşt gerek
vuracak bu sefer koca bir çana
nasıl eğittiysek cümle alemi
kalmamış tek puşt 
yaşadığımız bu topraklarda

Ahmet Ertan

Zekeriyaköy, İstanbul
Mayıs 2020 

11 Nisan 2020 Cumartesi

Tavşan Kanı




















bakıştılar dakikalarca
ilk patiyi sarman attı
yayıldı havaya bir hiddet kokusu 
ardından bu tekinsiz kucaklaşmanın
öylece baktı
kaçan tekirin peşinden
bir tüy yumağı kaldı havada asılı
rüzgarla dağılan bir kaç tüy
geldi kondu demliğin burnuna
içinde tavşan kanı çay
pek tatsızdı nasıl olsa
azda kalmıştı
yayıldım bahçemde koltuğa
yukarıda güneş şahidim
içmedim geride kalanı

Ahmet Ertan
Zekeriyaköy, İstanbul
Nisan 2020

23 Mayıs 2019 Perşembe

İstemiyorum böyle 19 Mayıs

Yine bir 19 Mayıs; üstelik tarihe geçen en önemli 19 Mayıs’ın yüzüncü yıldönümü. Ve ne yazık! Ortalık yüz yıl öncesine dair kahramanlık şarkıları, şiirleri ve hamasi yazılarla doldu yine. Profiller güne uyarlandı, kutluyoruz dedelerimizin zaferlerini.
Nedir bu coşkulu kutlamanın nedeni merak ediyorum bazen. Yüz yıl önce kazanılan bağımsızlığa ve özgürlüğe halen doyamadığımızdan mı böylesine bir heyecan yaşanıyor 19 Mayıs’lar da? Yoksa yaşadığımız iklimin soğuk rüzgarları mı, bizi böylesine iştahla kutlamaya iten?
Hep korkmuşumdur kitleler bayraklar sallayıp marşlar okumaya başladığında. Başlatılan coşkunun nerede, ne zaman biteceğini, sonuçta bu heyecan selinin aslında kimlere hizmet edip, kimlere ne üzüntüler yaşatacağını sorgulamışımdır. 
Dedelerimizin başarıları bunlar, onca değer verdiğimiz Atatürk’ümüzün ve çevresinin başarıları… İçinde bize ait ne kaldı? Onların bize bıraktığı emanet, biz bu günleri coşkuyla kutlarken, elimizde eriyip gidiyor duygusuna kapılıyorum sıklıkla. Hepimizin, en azından benim çevremdeki insanların diline pelesenk olmuş bir laf var; “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”. Sonrasında aklıma büyük önderin veciz yaklaşımı geliyor; “Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. “ 
Düşününce bu kahramanlık şarkıları, şiirleri, hamasi yazılar… Yüz yıldır değişmeyen bu yaklaşım… Değişime direniyor mu yoksa? Belki de sadece farkında değil değişimin. İnsan sormadan edemiyor, ben ne yaptım Atatürk’ün işaret ettiği yolda? Lütfen ama lütfen işimi yaptım, yasalara uydum, vergi verdim, iyi vatandaş oldum cevabıyla kendimizi kandırmayalım. Tüm bunların içinde yaşadığımız ülkede yeterli olmaması bir yana, bu ülkenin vatandaşları olarak bu başlıklarda da karnemiz zayıflarla dolu. Ekonomik bağımsızlık yolunda geçtiğimiz mesafe işimizi yeterince iyi yapmadığımızı kanıtlıyor. Ülkede on yıllardır hükümet bütçeleri dolaylı, yani kaçamadığımız için ödediğimiz, vergilere dayalı. Kimse kazancıyla orantılı, yasaya uygun gelir vergisi vermiyor zira. En iyi eğitimlilerimizin trafikte sergilediği davranışlar, hepimizin nasıl araba kullandığı ortada. Özetle kuralları, yasaları da pek taktığımız yok.
Bunları bir kenara bırakalım, çünkü iyi vatandaş kavramına yaklaşabilmek için gerekli temel değerleri doğal yaşam biçimi olarak benimsememizi bekleyen Ata’mız, bunlardan fazlasını bekliyor bizden!!! Gelecek 19 Mayıs’ta, 20 yıl sonra ki 19 Mayıs’ta nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi sorgulamamızı bekliyor örneğin. Doğal olarak daha demokratik, daha özgür, mümkünse kelime anlamıyla bağımsız bir ülke hayal etmekle kalmamamızı da bekliyor yattığı yerde. Bu hayali gerçekleştirme yolunda yaptıklarımızı sorgulamamızı, sorumluluk alıp gereğini yerine getirmemizi bekliyor. Yaşadığı dönemde söylediklerinden, ama daha önemlisi yaptıklarından anlayabildiğim bunlar. Dedelerimiz bu Cumhuriyeti sadece emperyalistlerin ordularıyla çatışarak kurmadılar. Onlar politika ve diplomasi yaparak, bürokraside görev alarak ve üreterek kurdular Cumhuriyetimizi. Bu kadrolara ülkenin en iyi yetişmiş insanlarını yerleştirerek emperyalist güçlerin hedeflerine rağmen, bağımsız bir ülke kurdular.
19 Mayıs 1919’ün yüzüncü yıl dönümü hepimize kutlu olsun. Gelecek 19 Mayıs’lar ülkemize, geleceğimize yönelik hayallerimizin yarıştığı ama daha önemlisi umutlarımızın yeşerdiği, Ata’mızın işaret ettiği yönde ilerlediğimiz ışık dolu günler olsun.

17 Ocak 2016 Pazar

Kurtlar Vadisi Vizyonda


Günlerden kış; rüzgar sinmiş uzak köşeye, bir puslu hava sarmış etrafı. Uzağı görmekten aciz gözlerimiz sadece yakınları seçiyor, o da pek net değil. Seçebildiğimiz yüzler mutsuz ve renksiz, hava titretmenin ötesine geçmiş, kalplerimizi katılaştıracak kadar soğuk. Kurdun havası...

Ben seyretmedim, seyretmiyorum Kurtlar Vadisini ya da benzeri dizileri, ne şimdi ne bir başka zaman. Kurtlar sokakta zaten ve yaşadığımız şehirde apaçık bir vadi. Kanlı, canlı herşey gözümüzün önünde olup bitiyor. Ne ararsanız, entrikalar, cinayetler, patlayan bombalar, sıkılan kurşunlar. Ama beni bitiren ne biliyor musunuz? O uzun bakışmalar, işte onlar bitiriyor beni. Dakikalar geçiyor seyrediyoruz ve seyrediyoruz o “çok şey anlatan!” bakışmaları.

Aklıma Cem Karaca geliyor,  "Kır kalemi kes cezamı yaşamayı neyleyim / Namus belasına kardaş, verdiğimiz can bizim" diye bağırıyor kulaklarımda. Çocukluğumun radyo programlarından bilirim şarkıyı, "At bizim avrat bizim silah bizim şan bizim / Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim"Yalan yok güzel gelirdi kulağıma bu sözler. Bu sözlerin bir sıkıntı ifadesi, belki de bir nevi isyan olacağı hiç gelmemişti çocuk aklıma. 

İşi siyasete, dine dökmeyin, onlar/biz tartışması yapmayalım akşam akşam. Toplumsal konulardan bahsederken siyaset yapmadan, dinden sözetmeden, onlar ve en akıllı bizler olmadan bir yere varmak mümkün değil elbet... Yine de konumuz siyaset ya da din değil bu gece. Olabildiğince tabi!!!

Bahsetmek istediğim kaybolup giden değerler, hani şu altını boşaltıklarımız. Hepsini bildiğimiz, ama altını – üstünü, içini – dışını boşaltığımız, karnımızı doyurmayan değerler. Burada saymama gerek yok, biliyoruz bizi insan yapan, bir arada huzur içinde yaşamamızı sağlayacak değerlerin neler olduğunu.

Şöyle bir bakacak olsak manzaraya, Kurtlar Vadisine kaptırıp gitmiş memleketimde toplumları gelişmiş sınıfına sokan değerlere uzak düştüğümüzü görmemek mümkün değil. Gelin bir başka taraftan, karın doyuran perspektiften bakalım duruma. Yakın tarihinde paranın böylesine hızlı el değiştirdiği az sayıda ülke vardır. Nedenleri, doğruları, yanlışları bırakalım şimdilik bir kenara, sonuçlara bakalım kestirmeden. Osmanlı’nın son yıllarında Ermenilerin, arkada II.Dunya savaşı devam ederken genç Cumhuriyetimizde Musevilerin, on yıldan az bir zaman sonra Rum vatandaşlarımızın başına gelenler çok kısa özetlenirse paranın el değiştirmesiyle sonuçlanmış, yeni bir orta sınıf ortaya çıkmıştır.

Askere gönderdiği erkeklerinin çoğunu Balkanlar’da,  Sarıkamış’ta, Çanakkale’de, Şark’ta, ardından Kurtuluş Savaşında kaybetmiş, hanedanı bir kısım avanesiyle birlikte sürgüne göndermiş genç cumhuriyetin el değiştiren zenginliği toplumun hangi kesimine teslim ettiğini düşünmeyi sizlere bırakıyorum. Küçük ipucu vermek gerekirse Varlık Vergisi’nin uygulandığı yıllarda basının sıklıkla - sanki el değiştiren işletmelerin eski sahipleri Türk vatandaşı değilmiş gibi - önemli işletmelerin millileştirilmesinden duyduğu memnuniyeti açıkladığını söylemekle yetinelim.

Bu gün geldiğimiz noktada benzer bir süreci yaşıyoruz. Geçmiş zaman muktedirlerinin devir aldıkları zenginliği büyütmekten ziyade keyfini sürme konusunda daha başarılı olduklarını yaşadıklarımız gösteriyor. Bir türlü yeterince büyümeyen pastadan pay almak konusunda uzun süre bekleyen ve bu bekleyiş sırasında – haklı ya da haksız – hor görüldüğüne inanan geniş kitlenin güç kazandığı bir döneme girdik. Zamanında yeterince büyütülmemiş pastanın daha yaygın kitle tarafından paylaşılması ise belli ki kimselere yeterli gelmiyor. Güçlenen taraf pastadan daha çok, daha da çok pay istiyor. Para yine el değiştiriyor. Aynı pastanın dilimleri farklı sofraları süslemeye başlıyor.

Yukarıda sofra derken bahsettiğimiz elbette pasta dilmlerinin altında kalan sofra, yani yiyemediğimiz, karnımızı doyurmayan sofra... Karnımızı doyurmayan bu sofra gücü yetse doyuracak ruhumuzu. Ne varki her el değiştirdiğinde para, sil baştan kuruluyor. Yeni eller içinden geldikleri örselenmiş, ötekileştirilmiş kültürleriyle baştan yorumluyor, öncekilerin henüz biriktirmeye başladıklarını. Sofra yani işin karın doyurmayan kısmı, yeniden şekilleniyor. Gözlerimizin önüne kurulan sofra başkalaşıyor, yabancılaşıyoruz kendi soframıza. Daha fenası tüm toplum yabancılaşıyor değerlerine. Bu yeni yorumu beğenmeyenler her kesimden. Bir hırka, bir lokma yeter diyenler bir yanda, diğer taraftan duymamak mümkün değil – her gün biraz daha zayıflasa da – eski sofraların kerametini anlatanların seslerini.


Öyle ya da böyle kuruluyor sofralar bu vadide. Yeni muktedirler, adı üstünde yeniler. Ne yazık kısaca bi haberler şehr-i şahanenin kendinden menkul menkıbelerinden. Fonda hala türküsünü söylüyor Cem Karaca; "At bizim avrat bizim silah bizim şan bizim / Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim"

6 Eylül 2014 Cumartesi

Rüzgar



bilir misin nedir güzel olan
rüzgar
rüzgardır güzel olan

kulaklarını açtığın sevgiliye
dinlediğin şarkıya
kumsalı yıkayan dalgalara eşlik eden

yaprakları kışkırtıp hışırdatan
değirmenin çarklarını döndürüp
tüylerini diken diken eden

gecelerini o güzelim yazların
             teninde hissettiren
bilinmeden özlenen sevgililerin kokusunu taşıyan

anladın sen…
rüzgar
rüzgardır güzel olan

ve bilir misin nedir zor olan
karanlığın ışığı yendiği o uzun gecelerde
anımsamaktır
rüzgarın teninde bıraktığı ürpertiyi
karıştırmadan kışın soğuyla

özetlemek gerekse
rüzgar
rüzgardır güzel olan

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Mahallenin Renkleri


uğraşmışlar belli
kapatamamışlar renkleri yine
olmamış hiç olmamış
eskiden çok eskiden beri
biz biliriz nedenini
kapanmadı renkler ne gri ne siyahla

daha şimdiden çıkarmış başını
göz kırpıyor mavi basamaklar
çatlakların altından filiz vermiş yeşiller
görmemek mümkün mü nasıl sırıtıyor
kırmızı
derin gri yırtmacın arasından

davet var yeniden
hemde pek yakında
gül bahçelerinde söylenen
özgürlük şarkılarına
aşka ve şaraba

ne açmazdır bu kafalarınki
örtmeye çalıştıkça yaşamı
fışkırıyor arabın petrolünden bol
sıvamaya çalıştıkça balçıkla güneşi
elleri yanıyor ustanın
güneş habersiz parlamakta

boyamışsa anarşistin teki
gökkuşağının renklerine
o tipsiz basamakları
beğenip konu etmişse cümle alem...
daha çirkin parlıyor
senin o grilerin siyahların
bırak en saf uykucuları
anlıyor mahallenin delisi
nedir senin kapatmaya çalıştığın

Ahmet Ertan
Zekeriyaköy İstanbul
Eylül 2013


6 Ağustos 2013 Salı

Başı Sonu


uzamıştı gölgeler basbayağı
biliyordum tepede değildi güneş
ama o bulutlar
ah o bulutlar
akşam çaylarının zevkinden
sabah kahvelerinin tadından etti beni
tam tepemde bir karaltı oldular
fenası göremediğimden
sistemin merkezini
kaybettim
hem yönümü hem yolumu
ne kısası ne uzunu kalmadı gölgenin
sadece tekinsiz bir gri
o da en koyusundan
sonu sabah mı olur gece mi
bellirsiz
çok ama çok belirsiz

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Çirkin Şarkıcı




















çirkinsin fena halde
şarkın desen
monoton hep aynı terane

ama ne var biliyormusun
şu zeytinin altında
hayattan aldığım
her yudumun yanına
mezesin vazgeçilmez
tıpkı rakıyla peynir gibi

kulaklarımı tırmalayan
yaz şarkın
devam ediyor
çınlamaya kış boyu
aklımda dolanıyor
çocukluğum
hayallerim
aşklarım ve
sesin

Ahmet Ertan
22 Temmuz 2013
İstanbul

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Deniz Kestanesi














sevgili deniz kestanesi
şeytanlı ada sığlığında
aynı sabaha uyandık seninle
sen yüzeyin bir metre altında
an için gözlerden uzak yinede orada
ben bir yelkenlinin kıç kamarasında
kıyıdaki çam köklerine dokunan
narin dalgaların üstünde

başparmağımda bir acı
dün yaptığın şeytanlıktan yadigar
tırnağıma kadar uzanan dikenin
her an seni anımsatmada
lakin fethiyede cerrah
ötede topu topu iki saat
bir gündür bana vereceğin acı
geçer göz açıp kapayana dek
unutma

Ahmet Ertan
Göcek
3 Temmuz 2013